17/2/2006 - Gerginim.. Yine yol göründü...
Yine yol göründü bana. Daha kırkım çıkmadan yolculuğa başlamışım, üniversiteye kadar anneannemlerle bizim ev arasında mekik dokudum. Sonra okuduğum bölümden sebep bir çok şehire gittim. Ne zevklidir okul gezileri. Gece yolculuk yaparsınız hiç uyumadan. Ertesi gün şehri gezersiniz dikkatle. Gece olunca bu kez kalınan yurtta ya da misafirhanede sabahlarsınız, hiç bitmez lafınız, konuşacaklarınız. Sonra belki bir gün daha gezersiniz başka bir şehri ve dönersiniz eve hiç yorgunluk hissetmeden. Eee serde gençlik var tabi. Okul biter, bu kez iş gereği başlar yolculuklar, çoğu kez yalnızsınızdır. Elinizde bavul, fotoğraf çantası, ayak, sırt çantası, bir başınıza. Hiç bilmediğiniz bir şehrin terminalinde açarsınız gözlerinizi. Artık belediye otobüsünde bile uyuklamaya başlamışken, gece yolculuklarında uyumak kaçınılmazdır:) Eh yaş da ilerlemiştir, kaldırmaz bünye iki-üç gün içinde iki-üç şehire yolculuk yapmayı. Bir misafirhane ya da otelde yabancı bir yatakta tedirgin uykuları. Şimdi yolculuk doğduğum şehire oysa. Babayla geçirilecek birkaç güzel gün, çalışıp işleri halletmenin verdiği huzur. Hepsi iyi hoş da ah bir de yolculuk olmasa... Evinden ayrılmak istemeyen büyüklerimi anlamazdım eskiden, şimdi evden çıkar çıkmaz özlüyorum evimi. Yok işte ne olursa olsun insanın evi gibisi yok. Bu arada yolculuk saat 13.00 da, 13 numaralı koltukta. Benim 13 takıntım yoktur ama eşimin yüreğine indi!
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/2/2006 - Gitsen...
Bir sabah uyansam
Yanımda üç yıl önceki sen...
"Sanki hiçbir şey olmamış da beni eskisi gibi seviyormuşsun gibi sesini duymak istedim" derken samimi olduğuna inansam.
Ani'de samanyolunu seyretmeyi özlemek yerine
Rumkale'de kalenin ruhları, sen, ben
ve
Kaçamak öpüşmemizi özlesen...
Ya da daha fazla acı çektirmeden
gitsen sessizce...
Bir sabah uyansam.
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/2/2006 - Sebzecilere sor!
- Dolmuş durağı artık istasyonun yanında değil.
- Tamam anne.
- Biraz ileri taşınmış, yürürken görürsün.
- Peki anne.
- Sahil tarafından yürüyeceksin.
- ?
- Bak orada sebzeciler var, onlara sor bulamazsan.
- Anne 26 yaşındayım artık, ben bi başıma Amerika'ya gidip geldim kaybolmadım yaaa...
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
15/2/2006 - Kocaman Dede
Torunları ve torun çocukları anneannemin babasına böyle derdik: Kocaman dede. Öyle çok kocaman, heybetli bir adam olduğundan değil de yaşından dolayı idi daha çok. Kocaman dede ömrünün son bir kaç yılına kadar köyünde yaşadı. Köyümüz gerçekten çok güzeldi, güzeldi diyorum en son gittiğimizde annem hayattaydı, 10 yıl olmuş neredeyse. Neyse, Kocaman dede o mis gibi havası olan, bakkalı bile olmayan köyümüzde ömür uzattı aslında. İlk eşi, anneannemin annesi öldükten sonra uzun yıllar evlenmemiş, anneannemle yaşamışlar orada. Sonra sanırım anneannem evlenip şehire gidince O da biriyle evlenmiş. Köy halkı ki genelde herkes birbirine akrabadır, "partal" diye isim takmıştı kadıncağıza. Şimdi bir yandan gülerken bir yandan üzülüyorum. Ama çok pasaklı bir kadıncağızdı, herkes üzülürdü, dede dillere destan ilk eşinden sonra bu hanımla evlendiği için. Rahmet istedi şimdi, iyi kadındı da birazcık huysuzdu. Kocaman dede arada anneannemlere gelir, ama hemen köyünü özlerdi. Yazları da illa ki biz giderdik. Dedem sandık sandık sebze, meyve, erzak yüklerdi minibüse. Ama çoğunlukla köydeki akrabalar bahçeden koparılmış sebzeleri getirir, fırında ekmek yaparlardı. Ah o ekmeğin üzerine sürdüğümüz tereyağı ve çerkez tuzunun tadı, hiçbir şeyde yok artık. Bütün akraba torunları aynı zamanda giderdik ki hep birlikte köyün, tatilin tadını çıkaralım. Hiçbir konfor yoktu, evde ne su ne elektrik, gaz lambasında oturulurdu gece. Bulaşıklar bahçedeki çeşmede yıkanırdı. Tabi biz ay ışığında oturmayı tercih ederdik, büyükler bir yerde, çocuklar bir yerde. Köyün gündüzleri gibi gecelerinin de tadına doyulmazdı. Gece gündüz oynar, etrafta keşfe çıkar, piknik yapar, kurtlarımızı dökerdik. Kocaman dede Kurtuluş Savaşında askermiş, hem de çakı gibi bir asker. Yaşlılık yıllarında, oturup kalkmaya ya da yürümeye zorlandığında çok üzülür "ben elektrik gibi adamdım, at üstünde koşarken yerden kırbaç alırdım" derdi. O zaman gülerdik-çocukluk işte- şimdi ne zor olduğunu anlayabiliyorum. Tabi bir de serde çerkezlik var, at binmeleri meşhur. Yeşil gözlü, kalın, uzun kaşlı bir adamdı. Kaşları da kocamandı anlayacağınız. İşte o çakı gibi adam, tavuğun poposundan aldığı yumurtanın sarısını çiğ yutan, sütünü, peynirini ineğinden elde eden adam 96 yaşında öldüğünde ağzında kendi dişleri vardı ve vallahi bizden daha sağlamdı:) Onu yaşlılıktan çok son yıllarında şehirde yaşamak, sabah ezanında kapısını açtığında köyün havasını koklayamamak, ineği, tavukları ile uğraşamamak öldürdü diye düşünürüm hep. Sonra köyünde tadı kalmadı gitmez olduk. Köye yol yapıldı, düzenli araba gidip gelmeye başladı, elektrik, su geldi evlere, herkes evini villaya çevirdi. Çoğu şehre yerleşti, arada sırada köye gider oldu. Son halini görmedim ama çocukluğumun köyü tatil köyü oldu galiba, belki de o yüzden pek gitmek istemeyişim artık. O güzel insanları, herbiri ayrı bir yazıya konu olabilecek insanlarımı öylece hatırlamak istiyorum, çoğu göçüp gitti zaten. Kocaman dedeyi anlatayım derken daldan dala atladım, bir çok şey yarım kaldı. Ama bir gün de "Muhteşem abla" yı anlatmalıyım mutlaka. Kısacık hayatını bir çok kişiden daha iyi yaşayan adı gibi Muhteşem ablayı.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
14/2/2006 - Takıntı
Pek takıntılı biri değilimdir, öyle büyük korkularım da yoktur. Yalnızca zaman zaman pek de kolay ölmeyeceğim duygusu gelir aklıma. Hacettepeli genç dağcıların Niğde Demirkazık'da çığ altında kalması haberi ile hem çok üzüldüm hem de yeniden bu duyguya kapıldım. Yıllar önce bir öğrencimiz daha orada yaşamını yitirmişti, artık son olmasını, gereken önlemlerin alınmasını, gençlerin bu tatlı heyecanlar peşinde koşarken tedbiri elden bırakmamalarını diliyorum. Zor ölmekten korkuma gelince, çığ altında kalan genç kızın daha önce babası sayesinde bir trafik kazasında ölümden döndüğünü okuyunca yine bir sızı düştü içime. 1999 Marmara depreminde anneannemlerdeydim ve ani bir kararla dönüşümü bir gün önceye aldım. Benim eve döndüğüm gece o korkunç olay meydana geldi, anneannemi, dedemi ve bir sürü tanıdığı kaybettim. Ben de onlarla ölebilirdim, eğer dönüşümü bir gün önceye almasaydım. Üç yıl sonra bir gece uyandım, eşimi uyandırmak için yanına gittiğimde bayılmışım, ortalık birbirine girmiş tabi, hastahaneye koşturmalar, doktorların migren krizi tedavileri, iki gün kendime gelememem. Meğer doğalgazdan zehirlenmişim ve eğer eşime başka bir hastahanede teşhis konulup benim bulunduğum hastahane uyarılmasaymış, son aşama imiş, anlayacağınız ikinci kez ölümün kıyısından dönmüştüm. O gece uyanmayabilirdim, teşhis konmayabilirdi ve çoluk çocuk ölebilirdik. Düşüncesi, hatırlaması bile korkunç geliyor şimdi. İşte bu sebepten hep korkunç bir şekilde öleceğimi düşünürüm. Düşünürüm ama hep bu duyguyla da yatıp kalkmam doğrusu. Takdir-i ilahi ne ise o gelecek başa.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
14/2/2006 - 14 Şubat
Günlerdir bir "Sevgililer Günü" çılgınlığı sürüp gidiyor. Sevgili bir gün sevgili değildir, annenin bir gün anne, babanın bir gün baba olmadığı gibi. Aslında bu klasik sözleri söylemek değildi niyetim. Ama bunlar çağın tüketim çılgınlığını körüklemek için gibi gelir bana hep. İnsanlar para harcasın, hediye alınan kişiler kendini mutlu hissetsin diye. Artık güzel sözlerin yetmediği, sevginin illa ki maddi/somut şeylerle kanıtlanması gerektiği bir zamandayız. Biz hiç sevgililer gününde hediye almadık birbirimize ama en güzel hediyelerden biri bir 14 şubat günü sevgilimden aldığım evlenme teklifi idi. Bir gün kitabımın içinde bulduğum, O'nun için neden değerli ve önemli olduğumu anlatan bir mektuptu, her buluşmamızda getirdiği bir Kinder sürprizin içinden çıkan oyuncağı yapmaktı mutluluk, ya da Kinder sürprizin silindirik kutusunun içinden çıkan, şeritler halinde kesilerek birleştirilmiş bir dosya kağıdının, özenle rulo yapılmış incecik şeritlerine yazılmış sözlerdi... O anlardaki mutluluğumu hiçbir hediyeye değişmem. Şimdi tüm sevenler için dileğim, birbirlerinin kıymetini bilmeleri, küçük şeyler için birbirlerini incitmemeleri, her ne nedenle olursa olsun ayrı düşenlerin-eğer sevgileri gerçekse- bir an önce kavuşmaları. Ve sevgi bittiğinde sessizce gidebilmeleri, yaşanan güzellikleri ardından gidilecek anılar olarak saklayarak. Bugün ve daima sevginiz kutlu olsun...
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
13/2/2006 - Özdemir Asaf-2
Gidiyorum; sana bir yığın hatıra bırakarak.
Anmak mı? Anma, başkaları duymasın.
Hatırlamak mı? Hatırlamayabilirsin. Unutmak mı?
Unutamazsın.
Yuvarlağın Köşeleri, 1940-1981.
Burcuma göre dileklerimin kabul edileceği en uygun gün hangisi bilmiyorum (bir de böyle bir şey varmış, yeni öğrendim). Ama içten dilediğime göre kabul edilir diye umuyorum. Gidecek cesareti diliyorum şimdi. Zamanı geldi de geçti çoktan...
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
13/2/2006 - Özdemir Asaf-1
Az unutup çok hatırlayan delirir.
Unutmaları, hatırlamaları eşit düşenler sevinir.
Çok unutup az hatırlayan sevilir.
Hiç unutmayıp hep hatırlayan delirtir.
Bunları ölçmeye kalkan çıldırır.
Yuvarlağın Köşeleri. 1940-1981.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
13/2/2006 - Dün benim...
Dün benim doğumgünümdü. 2-3 yıldır 40'a geldim der dururum, 40'ı devirdim sonunda. Ama sadece üç kişi hatırladı. Teyzem, seçilmiş kardeşim dediğim en can arkadaşım ve uzun süredir haber almadığım bir öğrencim. Ne babam hatırladı, ne eşim, ne de doğumgünlerini unutmadığım bir sürü arkadaşım. Canları sağolsun diyeceğim ama diyemiyorum işte, resmen bozuldum hatırlamadılar diye:) Çok mu önemli bunun hatırlanması diye soruyorum kendime (özel günler-anneler, babalar, sevgililer günü, evlilik yıldönümü vs.- pek anlam veremediğim günlerdir oysa), galiba evet... İnsana önemsendiğini, birilerinin aklının bir köşesine yazdığını gösteriyor sanki. Bir taraftan bunun saçma olduğunu, onların sevgilerini hep dile getirdiği söylüyorum bir yandan da doğumgünümü hatırlamadılar diye bozuluyorum işte... Olsun, doğum günüm kutlu olsun, iyi ki doğmuşum...
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/2/2006 - Bir offfff çeksem....
Eveeeettttt. Bu gün yine "bir off çeksem karşıdaki dağlar yıkılır" ruh hali içindeyim. Bir önceki yazıdan da anlaşıldığı üzere:) Sebep olsa içim yanmayacak ama sebep de yok. Bir gün önce neşe dolusunuzdur, ufak tefek şeyler canınızı sıksa da hayat yaşamaya değerdir. Sabah kalktığınızda dünyanın en bedbaht insanısınızdır. Oysa iyi bir uyku çekmişsinizdir ama olsun. İşe gelirsiniz, masanın başına geçersiniz, canınız hiç bir şey yapmak istemez. Blogda kendinizi oyalarsınız. Üstüne üstlük bugün cuma günüdür, genellikle çalışanların iple çektiği gün. İşyerimi değiştirdiğimden bu yana her sabah istekle geliyorum aslında, şu anda çok huzurlu bir ortama sahibim (tahtaya vurayım) ama canım bir şey yapmak istemiyor (işlerini aksatan bir devlet memuru değilim yanlış anlaşılmasın, bu hisler yazılması-okunması gereken makalelere, ileriye dönük yapılması gereken araştırmalara vs. ilişkin. Neyse günah çıkarıp rahatladım da bir yandan). Ama biliyorum herşeyin sorumlusu bu havalar, bütün suç kapalı havada ve penceremden görünen karşı binanın duvarlarında... Ben şehri görmek istiyorum bugün, gökyüzünü görmek istiyorum (kapalı da olsa), içim açılsın istiyorum. Hadi bakalım, Allah'tan ümit kesilmez:)
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
bu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi...
Arkadaşlarım
• duha
|